25 Temmuz 2010 Pazar

...

Birinin 'erkeği' olabildiğimde onun 'fethedeni' olduğum kadar, biri için hala 'çocuk' isem şayet onun sadece 'çalanı' oluyorum sanırım...

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Sağ Şakağımda İlk Beyazım ...

Adı ''geçmiş'' olan hiçbir ayrıntıyı düşünmediğim, ılık, sıradan bir sabahtı... Bir evvelkinin, ondan evvelkinin ve ondanda evvelkinin aynı olan... Sabah yürüyüşünü kaçıracak kadar fazla uyumuştum. Eğer saate bakmak aklıma gelmediyse fazla uyuduğumu ödem olmuşcasına şişen yüzümden anlayabiliyordum, ki o sabahta olan buydu... Yüzümü yıkamış, dişlerimi fırçalamış, bir günde neyi değiştireceğini umduysam yatmadan evvel sürdüğüm ilacın kaç yeni saç teli çıkardığını kontrol etmek için saf saf aynaya doğru eğilmiştim. Yeni bir saç teline bile daha hazırdım, ama arada bir beyaz görmeye ise henüz değil. Yıllarca beyaz saçın insanlara nekadarda yakıştığını düşünüp söyleyen ben neden bunu kendimde görünce tuhaflaştım bilmiyorum. Ne üzüldüm, ne sevindim.. Tarifi yok, bulandım sanki, durulamadımda sonra öğlene dek. Bir tel beyazın beni ordan oraya savuracağını tahmin etmemiştim. Sonra dank etti; otuzbir yaşımdaydım... Daha gireli sanki dün gibi iken otuzikiye girmemede beş ay kaldığını farkedip tekrar bir bulandım. ''Sakın koparma daha çok çıkar.'' lafı beyaza dair aklımda kalan tek şeydi. Dinledim ve koparmadım... Ne farkederdiki zaten? Değiştirirmiydi artık saçında beyaz olan bir adam olduğum gerçeğini? Sabahları selam veriyorum ona; ''Günaydın beyazcım, sabah şeriflerin hayırlı olsun'' diyorum. Hakediyor çünkü... Ondan başka kimse beni 31 yılımın hesabını kitabını yapmaya mecbur hissettirmedi çünkü... Hürmetim var kendisine bu sebepten. Tamda marinada yavrulayan kedinin yavrularına et suyunda ıslatılmış bayat ekmek maması ve süt götürmek üzereydim, besleyip büyüttüğüm kedilerin sayısı yüzü geçmişmidir acaba? Kaçı hayattadır ve özgürce dolaşıyordur caddelerde? Otuzbir seneye nekadar acı sığdırdım, ne kadar mutluluk? Kaç muhtaç ele yardım için el uzatabildim? Ne kadar iyi bir insan olabildim? Olabildimmi yada? Kalp kırmışmıyımdır ? Ah almışmıyımdır? Tutmuşmudur ahlarım? Yok yok hayır... Bu sabah olmayacak. Yapmayacağım. En azından bu sabah karşılaşmayacağım yine keşkelerimle... Bir tel beyazın günüme egemen olmasına müsaade etmeyeceğim. ''O senin yaşanmışlığın'' diyen bir ahbabımın bu tatlı yalanını kaftan yapacağım kendime. Yapabildiğim kadar. Hala beyazımın ani gelişine ve bu emrivaki tanrı misafirliğine alışamasamda, yolun diğer yarısının startını verdiğimin vesikası oluşuna sinirleniyor olsamda beyazım için kendime ve tüm saçında akı olan dostlarıma şunu söylemek geliyor içimden; Allah hepimize güzel ve mutlu yaşlanmak nasip etsin... Gönüllerin hiç ayrı düşmediği, sevginin, barışın, huzurun ve aşkın yakamızı bırakmadığı... Kuşların susmayıp, kedilerin sokakların süsü olmaya devam ettiği...

00:19

17 Nisan 2010 Cumartesi

İstanbul

Bugün seni çok özledim İstanbul.

30 Mart 2010 Salı

Komşularım

Komşuluk etmeyen, komşuluk edemeyen bir anne ile büyüdüm ben. Sabahları makyajını dahi tam yapamayan, saçını yeterince fönleyemeyen, kimi zaman parfümünü dahi sıkmayı unutan, bir yudum beyaz peynir ve bir dilim domatesten fazlasına bile vakti olmayan, sabah 08.00' de imzalanmadığı taktirde gecikme cezası olarak mesai ücretinden kesilen, o yüzden de 08.10 gibi dairenin giriş bankosundan kaldırıldığından dolayı imzalaması gereken bu ''yoklama'' defterine yetişmek için çırpınan, sabahların anlamını benim için 'koşuşturma' ile eş anlamlı kılmış bir annenin çocuğuyum ben.

Akşam 20.00' de anahtarını çevirip eşikten adım atabilirse o gün için kendini şanslı sayan, o saatten sonra eteğini, bluzunu dahi çıkaramadan, akmak üzere olan makyajını silmeye, soluklanıp bir fincan yorgunluk kahvesi dahi içmeye fırsat bulamadan evin kursağını doyurma telaşına düşüp domates rendelemeye, pembeleşsin diye bekleyerek soğan öldürmeye, yada pirinç ayıklamaya çalışan bir annenin çocuğuyum ben.

Annemin komşuluğa ilk kez cesaret ettiği ve sonradan ailecek çok sever olduğumuz tonton Nesrin Teyzemin bile kapıya dayanıp ''Sen nerelerdesin be kadıncığım?'' dediğine çoktur şahit olmuşluğum.

Annemin emekliliğini takiben benim de artık bir erişkin gibi düşünmeye başlayıp, bir de üzerine şehrin güney ve yeni yakasında 58 dairelik küçük bir gökdelene taşındıktan hemen sonra, öncesinde anlam veremediğim ''komşufobi'' sini anlamaya daha da yaklaşır olmuştum annemin. ''Apartmanımıza hoşgeldiniizzzz'' diyerek sabahın 07.30'unda kocasının ropdöşambırıyla ve elinde iki fincan Türk kahvesiyle kapımıza dayanan A***n Hanım ve okey dörtlüsü epeyce bir süre sabah kabusumuz olmuş, her sabah kapıdan asansöre kadar ki mesafeyi parmak ucunda yürümek mecburiyetinde hissettirmiş, 'Mahşerin Dört Atlısı' adında yeni bir aydıngün fobisi yaratmıştı ayrıca hanemizde…

Dairemizi bize satan ve bugün ismini dahi hatırlamadığım karşı komşumuzun da evde yalnız olan anneme ''Hayırlı olsuuunnn!'' diyerek eşikten girip, kanepeye değdiği anda eltisini, görümcesini, ıdısını dıdısını çekiştirmeye başlaması ve annemden şamarı yemesiyle sonuçlanarak pekişen komşufobimizin payıma düşen kısmını yıllarca yanımda götürdüm her yere... İstanbul'da taşındığım her apartmanda giriş ve çıkışlarımın fiks ifadesi idi sol kaşı havada ''Clark Gable'' bakışım.. Mazallah içimdeki Rita Hayworth kaçıverip ''Selam, ben Gylda!'' der, bir de üstüne gülümserse tüm apartmanın böreğini, kısırını yüklenip bana ''güne'' gelmesi gibi yaşanacağından (!) emin olduğum bir sözde kabusla yaşadım, köşe kapmaca oynadım seneler boyu komşularımla.

Taki İstanbul'da en sevdiğim, ilk kez taşınmak, boşaltmak zorunda kaldığım için gözyaşı döküp kutular arasında hıçkırıklara boğulduğum apartmanıma yerleşinceye dek... Bostancı' nın tam da “Buradan başka İstanbul'un hiçbir yerinde oturmam.” dediğim bir sokağında, adı gibi 'huzur' dolu bu apartmanda değişti benim için işin rengi.. Komşu dendi mi tutan nöbetlerimden, fobilerimden burada kurtuldum. Sol kaşım burada indi ilk kez, bir yabancıya sırf üst katımda oturuyor diye ilk kez burada tebessüm ettim. Ne çok şey kaçırmışım meğer ömrüm boyunca. Annemin kendine ait, kişisel korkusunu sebepsiz yere bende sırtlanmışım..

Yıllardır sürüyle insan ile şunun kavgasını yaptım: Gerçek İstanbullular artık Asya'da oturuyor ve Avrupa yakasında asla yaşayamam... Alışveriş, eğlence, iş, her şey için okey ancak ben Asya yakasında dalmalıyım uykuma...

Gerçektende karşımda görmeyi özlediğim türde, gerçek İstanbullular’ın yaşadığı, selamı sabahı ve güler yüzü asla eksik etmedikleri bir vahaydı Huzur Apartmanı... Yöneticimiz Latife Hanım ile dairelerimizin kapı kasaları dahi birbirine dokunurdu... İlk bir ay boyunca yan dairesine bekar bir erkeğin taşınmış olduğu gerçeği ile takındığı ve aslında beni ürkütmeyi de başardığı yüz ifadesi ve tek kelimelik diyalogları ile eyvah eyvah dedirtmişti bana bir zaman…

Her haftasonu, her alışveriş, her Bağdat Caddesi'ne iniş, her işe gidiş bir selamın ve kısacık kapı önü, eşik sohbetlerinin vakti oldu gün geçtikçe… Rol değildi, içimden geliyordu... Genç olmadıkları için apartımandan çıkmadan zillerini çalıp ''Carrefour'a gidiyorum bir arzunuz varmı?'', ''Fırına kadar gidiyorum, var mı ekmeğe ihtiyacınız?'', ''Bostancı pazarını tavaf edicem, kiraz ister misiniz?'' dedikçe içim coşuyordu.. Sanırım bu olsa gerek komşuluk diye düşünüyordum... Evime gelen gidenin haddi hesabı olmazdı; sıkılan gelir, çağırılan gelir, gelir de gelirdi herkes. İçkisini kapan soluğu eşikte alırdı. Herkesin en rahat olduğu yerdi evim, herkes ailesiyle yaşıyordu çünkü. Sabah ezanına kadar kıramplar girene dek gülünür, avaz avaz ve ayarsız seslerle soluksuz laflanır, sub-woofer' ın tüm kapasitesi zorlanarak on dakika home-clubbing yapılır ve hava ağardığında dönen döner, dönemeyen biryerlere kıvrılır uyurdu. Onca gürültü patırtıya ne Latife Hanım'ın ne de diğer komşularımın sesi çıkmazdı hiç. Nezaketen kapılarını çalar ve rahatsızlık verdi isem özür dilerim derdim ertesi sabah. Aldığım tek cevap “Bizimde senin yaşında oğlumuz var, bizde genç olduk herhalde.” olurdu. Suistimal etmiş gibi görünmemek için ev toplaşkıları dışında gık dahi çıkarmamaya çabalardım. Bu toleransın sebebini şimdi şimdi anlıyorum. Olmam gerektiği gibi bir komşu olmuştum. İnsanların 40 yıldır oturdukları apartımanlarına taşınarak huzurlarını bozmamış, aksine bir konuda dara düşseler yardımlarına koşacak genç, kapı gibi bir delikanlıları, bir komşuları olduğunu hissettirmiştim onlara…

Anahtarımı emlakçıma teslim etmeden on dakika evvel yan komşum ve yöneticim Latife Hanım' ın beni kapımın eşiğinde kucaklayıp 'teyzeni unutma, gel arada kahvemi iç' diyerek gözyaşını silmesi, üst komşumun sımsıkı sarılıp “İçim parçalanıyor gidiyor olmana.” demesi geldi aklıma. Bu yazının sebebi de budur. Evimi, huzurumu, düşe kalka da olsa 'bana ait' olan hayatımı ve komşularımı özledim bu gece. Huzurlu uykular uyuyorlardır şu an dilerim. Tanrı hepsini korusun, ilk ve en sevdiğim komşularım onlar benim. Anarken ya da düşünürken göz pınarlarımı dolduran…

02:49

25 Mart 2010 Perşembe

Aşklarım

Aşk ! Yeryüzünde ondan başka insanı muma çeviren ne var diye düşünüyorum epeydir. Halada yok bir yanıtım. ''Sakın ısırayım deme!'' diyebilmiş olmayı dilesekte bazılarımız, yeşil bir elmaya bile tav eden o şeyin peşindedir insan yıllardır, asırlardır, kuşaklardır...

Hayatımdan birkaçkez geçmiş, kimyamı değiştirmiş, uykularımı kaçırmış, beni dünyanın merkezi haline getirmiş, yerden yere vurup ardından yeniden yüceltmiş olan aşka ben dahil, nedendir insanoğlunun tutkusu? Dini bile bilimle çürütmeye çalışırken kimi insanoğlu neden mevzu ''O'na'' geldiğinde selam durur? Koşulsuz, sorgusuz ve yargısız.. O'nu bulamamaktan yakınarak geçirdiği yılların ardından o'na rastladığı ilk köşe başında gırtlağına yapışması nedendir peki? Kimyamız üzerinde bir etkisimidir yoksa mazoşizmi meşrulaştırmanın genel kabul görmüş biçimimidir aşk? Neden bu denli tapınır, yıllar boyunca fellik fellik arar, fakat rastlamaktanda bir okadar korkarız, ki rastladığımızdada küstürür ve kaybederiz sonsuza dek belki kimilerimiz?

Aşklarıma ne oldu? Onca emek ve umutla beslediğim, yere göğe konulamayacak kadar büyüttüğüm anda ne olduda süzülüp düştüler elimden sonsuza kadar?

Basitti yanıtı; Aşkı aramaya okadar dalmışımki.. O'nu bulmak için girdiğim her yol beni o'nun geçtiği yolları görmekten alıkoymuş.. Arayarak bulmaya çalışmak yerine o'nunda beni arıyor olabileceğine, benim değilde o'nun beni bulabileceğine inanmayı denememişim birkez olsun. Onu 'kırmızı' ile yanyana koymuşum ve kırmızılarda aramışım hep. Aklıma gelmemiş turkuazlarda, lapislerde aramak.. Yada onlarada bir şans vermek.. Şekli olmayan tek şeyin tanrı olduğuna inanmışım fakat o'nu bir şekle büründürürsem bir daha asla göremeyeceğimi akıl edememişim, düşünememişim boyutsuz, mekansız ve zamansız olduğunu.. Hafife almışım.. Eğerki yüzyüze gelirsem yaşatacağı şeyin basit bir heyecandan öte koca bir tokat olacağını hissedememişim.. Gecemi gündüzüme bulayıp damağımda kronikleşen bir yutkunma arzusu bırakacağını bilememişim, kelimelerimi sapıttıracağını tahmin edememişim, elimi kolumu koyacak yer bulmaktan aciz kılacağını, kimi vakit soğuk kesen yatağımda bile uykumdan alıkoyup kan tere batıracağını, sabahları iple çektireceğini zannetmemişim, seni kendine köle edip senide bu kölelikten memnun olmaya zorlayacağını, o'na muhtaç edeceğini bilememişim.. Uzakları, mesafeleri, ayrı düşülen her dakikayı ''olsun, aynı gökyüzünden bir battaniye örtüyor üstümüzü, aynı güneş aydınlatıyor yollarımızı'' diyerek dayanılır kılabileceğini ummamışım.. O'nun meridyeninin eninde sonunda, günün birinde benim paralelimden geçeceği gerçeğini bile getirememişim hatırıma.. Arada bana 'cee' dediği köşeleri görememişim.. Çıkaramamışım o'nu saklandığı yerden.. Saçlarından tutup bastıramamışım yıllar sonra göğsüme.. O'nu arayan sanki ben değilmişim gibi ''nerelerdeydin, geciktin'' dememişim hiç.. O'nu doya doya yaşamamış, o'nu dün, bugün ve yarın yaşama sebebim haline getirememişim.. Korkmuşum sonsuza dek benimle olacağına, olabileceğine inanmaktan.. ''Bugünde yanımdaydı'' diye düşünmüş, günü kurtarmış, günü saymışım.. O'nunla bugünüme takılmışım.. Dünüme yazık etmiş, yarınımı umursamamışım.. Her dünya insanının yaptığı gibi o'nu adam gibi kucaklamamış, o'na sahip olmakla dünyanın en zengini olduğumu çabuk unutmuş, başka zenginliklerin peşine düşüp onu yanıbaşımda, benimle beraber yalnız bırakmışım.. Beslememişim o'nu ve o'ndan beslenmemişim.. Körelişini, soluşunu, benden adım adım uzaklaşmasını izlemiş, seyircisi olduğum durumun bir şaka ile bir gerçeğin ortasında durmasına yummuşum gözlerimi.. Tüm acısına kapamışım kalbimi, onarmamış, merhem olmamışım..

''ve o bugünde yanımdaydı''

23 Mart 2010 Salı

Keşkeler

İçmeyi unuttuğum için buz kesmiş bir adaçayı ve kısılmış bir abajur ışığı eşliğinde kendimle başbaşayım yine. Gecenin bir yarısı bişiy tıngırdasın derken yüzlerce CD içinden elim Michael Bublé' in ''It's Time'' albümüne gitti.. ''Home'' u söylüyor ve geceme huzur kattığını söyleyemem bu sefer pek.. Az evvel seneleri birlikte devirdiğim bir arkadaşımın yaşdönümünü kutladım. Bana ''33 oldum'' dedi ve ekledi; ''yaşlanmışmıyım?''.. Ardından bu sohbeti yaşdönümünü kutladığım bir yığın insanla, senelerdir yapıyor olduğum geldi hatırıma. Bu soruyu sormayan tek kişiydim belkide karşısındakine. Herkes gibi bende yaşlanmaktan korkuyorum, yalnız yaşlanmaktan, yalnız yaşamaktan ve yalnız ayrılmaktan bu dünyadan.. Öyleyse neden sormuyor olabilirim bunu diye düşündüm biran. Cevabını kendi kendime verdim ve içimden bir parça kopup kayboldu o an. İnsanların yaşlanmaktan bukadar korkmasının sebebini kendi kendime ve sadece kendi hayatımı düşünerek şöyle açıkladım; aldığı her yaş insanı şanslarından ne kadar uzak kılarsa keşkelerinede okadar yaklaştırıyor sanırım.. Bu yanıtın bende yarattığı anlık bunalıma derhal bir panzehir bulmam gerekiyordu, ki onuda hemen buluverdim. Yani her insanın yaptığı gibi kendi kendime yalan söyledim. Çünkü ömrüm boyunca en kolay yalan söylediğim kişinin ben olduğumu farkettim.. Hiç kızmamıştım, tenkit etmemiştim çünkü kendimi bu yalan ordusu için şu ana dek.. Keşke ile boğuşuyorsan henüz gençsin demektir, dönülebilir mesafelere açıldın demektir, fakat keşkenin adı 'pişmanım' olduğunda yolun sonundasın ve artık çok geç olmuş demektir bir sürü şey için.. Aptal bir cümleyle kendimi kandırdım 5 dakika evvel.. Yine suçu kendim dışında birçok şeye attım.. Yarası kapanmayan vijdanıma merhem sürdüm aklımca.. El ve göz yordamıyla değil, pergelle çizilmiş bir çember kadar düzgün olduğu yalanını söyledim hayatımın kendime.. Harcamam gerektiği kadar çaba harcadığımı, olmam icab ettiği kadar iyi bir insan olduğumu, ve bunun gibi takriben bir düzine kadar şey söyledim kendime.. Geniş zaman kipiyle sorulan her soruyu ''dün'' diyerek yanıtlamaktan korkmak benim için çok yakın bir geçmişken şimdi bundan dolayı arada sızlıyor, kimi zaman acıyor olmak keşkelerimle başbaşa kıldı beni bu gece.. Keşke hepsini değilsede biraz olsun ebeveyn sözü dinleseydim, keşke bir alo demeyi esirgediğim ve bunu alışkanlık haline getirdiğim için kaybettiğim dostlarımı geri alabilseydim, keşke sahiplenilmeyi bekleyene kadar aşklarımı adam gibi sahiplenebilseydim, keşke annemi hiç kırmasaydım, keşke okulu bir üniforma giyip evden kaytarmak olarak görmeseydim, keşke daha çok 'seni seviyorum' deseydim, keşke sevdiklerimin kıymetini daha çok bilseydim, keşke rahmetli babaannemi daha çok öpüp koklasaydım, keşke maça gidelim diyen babamı yıllarca ve her defasında geri çevirmeseydim, keşke annemle dertleşmeyi kesmeseydim ve onu buna alışmak zorunda bırakmasaydım, keşke su gibi kazanırken ''kenara para koy'' diyen babama itiraz edip o parayı ayakkabıya vermeseydim, keşke tanımak için yaklaşan insanlardan öcü gibi korkup uzaklaşmasaydım, keşke kestirip atmak yerine orta yol bulmaya çalışmayı adet edinseydim, keşke kapanmamış defterlerim varken açtığım yenilerine yazık etmeseydim, keşke herşeyden önce kendime dürüst olabilmeyi becerebilseydim, ne bunalımdayım, nede depresyonda.. Sadece kendimle fazla başbaşayım bu gece. Yine sabah olacak, güneş odamı dolduracak ve ben yine gerine gerine kalkacak ve hayatıma yepyeni bir keşke ekliyor olacağım..

01:55