Komşuluk etmeyen, komşuluk edemeyen bir anne ile büyüdüm ben. Sabahları makyajını dahi tam yapamayan, saçını yeterince fönleyemeyen, kimi zaman parfümünü dahi sıkmayı unutan, bir yudum beyaz peynir ve bir dilim domatesten fazlasına bile vakti olmayan, sabah 08.00' de imzalanmadığı taktirde gecikme cezası olarak mesai ücretinden kesilen, o yüzden de 08.10 gibi dairenin giriş bankosundan kaldırıldığından dolayı imzalaması gereken bu ''yoklama'' defterine yetişmek için çırpınan, sabahların anlamını benim için 'koşuşturma' ile eş anlamlı kılmış bir annenin çocuğuyum ben.
Akşam 20.00' de anahtarını çevirip eşikten adım atabilirse o gün için kendini şanslı sayan, o saatten sonra eteğini, bluzunu dahi çıkaramadan, akmak üzere olan makyajını silmeye, soluklanıp bir fincan yorgunluk kahvesi dahi içmeye fırsat bulamadan evin kursağını doyurma telaşına düşüp domates rendelemeye, pembeleşsin diye bekleyerek soğan öldürmeye, yada pirinç ayıklamaya çalışan bir annenin çocuğuyum ben.
Annemin komşuluğa ilk kez cesaret ettiği ve sonradan ailecek çok sever olduğumuz tonton Nesrin Teyzemin bile kapıya dayanıp ''Sen nerelerdesin be kadıncığım?'' dediğine çoktur şahit olmuşluğum.
Annemin emekliliğini takiben benim de artık bir erişkin gibi düşünmeye başlayıp, bir de üzerine şehrin güney ve yeni yakasında 58 dairelik küçük bir gökdelene taşındıktan hemen sonra, öncesinde anlam veremediğim ''komşufobi'' sini anlamaya daha da yaklaşır olmuştum annemin. ''Apartmanımıza hoşgeldiniizzzz'' diyerek sabahın 07.30'unda kocasının ropdöşambırıyla ve elinde iki fincan Türk kahvesiyle kapımıza dayanan A***n Hanım ve okey dörtlüsü epeyce bir süre sabah kabusumuz olmuş, her sabah kapıdan asansöre kadar ki mesafeyi parmak ucunda yürümek mecburiyetinde hissettirmiş, 'Mahşerin Dört Atlısı' adında yeni bir aydıngün fobisi yaratmıştı ayrıca hanemizde…
Dairemizi bize satan ve bugün ismini dahi hatırlamadığım karşı komşumuzun da evde yalnız olan anneme ''Hayırlı olsuuunnn!'' diyerek eşikten girip, kanepeye değdiği anda eltisini, görümcesini, ıdısını dıdısını çekiştirmeye başlaması ve annemden şamarı yemesiyle sonuçlanarak pekişen komşufobimizin payıma düşen kısmını yıllarca yanımda götürdüm her yere... İstanbul'da taşındığım her apartmanda giriş ve çıkışlarımın fiks ifadesi idi sol kaşı havada ''Clark Gable'' bakışım.. Mazallah içimdeki Rita Hayworth kaçıverip ''Selam, ben Gylda!'' der, bir de üstüne gülümserse tüm apartmanın böreğini, kısırını yüklenip bana ''güne'' gelmesi gibi yaşanacağından (!) emin olduğum bir sözde kabusla yaşadım, köşe kapmaca oynadım seneler boyu komşularımla.
Taki İstanbul'da en sevdiğim, ilk kez taşınmak, boşaltmak zorunda kaldığım için gözyaşı döküp kutular arasında hıçkırıklara boğulduğum apartmanıma yerleşinceye dek... Bostancı' nın tam da “Buradan başka İstanbul'un hiçbir yerinde oturmam.” dediğim bir sokağında, adı gibi 'huzur' dolu bu apartmanda değişti benim için işin rengi.. Komşu dendi mi tutan nöbetlerimden, fobilerimden burada kurtuldum. Sol kaşım burada indi ilk kez, bir yabancıya sırf üst katımda oturuyor diye ilk kez burada tebessüm ettim. Ne çok şey kaçırmışım meğer ömrüm boyunca. Annemin kendine ait, kişisel korkusunu sebepsiz yere bende sırtlanmışım..
Yıllardır sürüyle insan ile şunun kavgasını yaptım: Gerçek İstanbullular artık Asya'da oturuyor ve Avrupa yakasında asla yaşayamam... Alışveriş, eğlence, iş, her şey için okey ancak ben Asya yakasında dalmalıyım uykuma...
Gerçektende karşımda görmeyi özlediğim türde, gerçek İstanbullular’ın yaşadığı, selamı sabahı ve güler yüzü asla eksik etmedikleri bir vahaydı Huzur Apartmanı... Yöneticimiz Latife Hanım ile dairelerimizin kapı kasaları dahi birbirine dokunurdu... İlk bir ay boyunca yan dairesine bekar bir erkeğin taşınmış olduğu gerçeği ile takındığı ve aslında beni ürkütmeyi de başardığı yüz ifadesi ve tek kelimelik diyalogları ile eyvah eyvah dedirtmişti bana bir zaman…
Her haftasonu, her alışveriş, her Bağdat Caddesi'ne iniş, her işe gidiş bir selamın ve kısacık kapı önü, eşik sohbetlerinin vakti oldu gün geçtikçe… Rol değildi, içimden geliyordu... Genç olmadıkları için apartımandan çıkmadan zillerini çalıp ''Carrefour'a gidiyorum bir arzunuz varmı?'', ''Fırına kadar gidiyorum, var mı ekmeğe ihtiyacınız?'', ''Bostancı pazarını tavaf edicem, kiraz ister misiniz?'' dedikçe içim coşuyordu.. Sanırım bu olsa gerek komşuluk diye düşünüyordum... Evime gelen gidenin haddi hesabı olmazdı; sıkılan gelir, çağırılan gelir, gelir de gelirdi herkes. İçkisini kapan soluğu eşikte alırdı. Herkesin en rahat olduğu yerdi evim, herkes ailesiyle yaşıyordu çünkü. Sabah ezanına kadar kıramplar girene dek gülünür, avaz avaz ve ayarsız seslerle soluksuz laflanır, sub-woofer' ın tüm kapasitesi zorlanarak on dakika home-clubbing yapılır ve hava ağardığında dönen döner, dönemeyen biryerlere kıvrılır uyurdu. Onca gürültü patırtıya ne Latife Hanım'ın ne de diğer komşularımın sesi çıkmazdı hiç. Nezaketen kapılarını çalar ve rahatsızlık verdi isem özür dilerim derdim ertesi sabah. Aldığım tek cevap “Bizimde senin yaşında oğlumuz var, bizde genç olduk herhalde.” olurdu. Suistimal etmiş gibi görünmemek için ev toplaşkıları dışında gık dahi çıkarmamaya çabalardım. Bu toleransın sebebini şimdi şimdi anlıyorum. Olmam gerektiği gibi bir komşu olmuştum. İnsanların 40 yıldır oturdukları apartımanlarına taşınarak huzurlarını bozmamış, aksine bir konuda dara düşseler yardımlarına koşacak genç, kapı gibi bir delikanlıları, bir komşuları olduğunu hissettirmiştim onlara…
Anahtarımı emlakçıma teslim etmeden on dakika evvel yan komşum ve yöneticim Latife Hanım' ın beni kapımın eşiğinde kucaklayıp 'teyzeni unutma, gel arada kahvemi iç' diyerek gözyaşını silmesi, üst komşumun sımsıkı sarılıp “İçim parçalanıyor gidiyor olmana.” demesi geldi aklıma. Bu yazının sebebi de budur. Evimi, huzurumu, düşe kalka da olsa 'bana ait' olan hayatımı ve komşularımı özledim bu gece. Huzurlu uykular uyuyorlardır şu an dilerim. Tanrı hepsini korusun, ilk ve en sevdiğim komşularım onlar benim. Anarken ya da düşünürken göz pınarlarımı dolduran…
02:49
30 Mart 2010 Salı
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Zevkle okudum, bayağı da hüzünlendim. Yıllardır İzmir'de Batman'daki komşuluk ilişkilerimize hasret yaşamıştım lise yıllarımı. lt komşumuz "terörist" olma ihtimalimize karşı hep kaçardı bizden, sesten şikayeti olsa polis çağırır ya da telefon açardı. Babam birgün dayanamayıp kolundan tutup "Yahu adam, derdin ne, neden selam vermiyorsun, insan değil misin?" diye sinirli bir şekilde azarlamıştı. Şimdi çok iyi tabi araları, ADD üyesi teyzemle ortak arkadaşları çıkınca bizim "ne kadar iyi bir aile olduğumuzu" duymuş. İzmirliler'e uygun bir davranış tabi. Ben bu "Modern Cumhuriyetçi İzmirli" hastalığına yakalanmadığım için çok mutluyum. Bu arada bana da içimi dökmek için fırsat oldu bu yazı :) Çok teşekkürler Efe, eline sağlık...
YanıtlaSilFerhat
Keyifli bir romanın sayfalarını okuyormuşum gibi hissettim kendımı.Kalemıne sağlık.
YanıtlaSilSahi hiç roman yazmayı düşündün mü?
Hayır diyorsan düşün derim!